12.2.13

SARI LİRA GİBİ ÖMRÜMÜZ

‘Yaşamak değil, beni bu telaş öldürecek’
Dediği gibi şairin;
O telaşla bırakın Paris yolunda ılık
Rüzgarla taramayı saçlarınızı
Sevdiğimizle doyasıya bir sohbet bile edemedik biz...
Gözümüz saatte söyleştik hep,
Koşuşur gibi seviştik, yarışır gibi çalıştık

Hep yetişilecek bir yerler vardı...
Aranacak adamlar, yapacak işler...
Bir sonraki günün telaşı, bir öncekinin tersine bulaştı...
Başkalarının hayatı, bizimkini aştı.

Kor karanlıkta çalar saat sesi yerine;
Kuşluk vakti, kızarmış ekmek kokusu
Veya yavuklu busesiyle uyanma düşlerini
Ha babam erteledik.

20’li yaşlardayken 30’lara kurduk saatin alarmını,
30’larımızda 40’lara, belki sonra 50’lere
Lakin öyle yanlış kurgulanmış ki hayat
Kuşlukta uyanma fırsatı sunduğunda size,
Artık uyku girmez oluyor gözlerinize...

Doyasıya söyleşmek,
Telaşsız sevişmek için bol zamana kavuştuğunuzda,
Söyleşecek, sevişecek kimsecikler kalmıyor
Yanınızda...

Özenle sakladığınız bir sarı lira gibi ömrünüz;
Vakit gelip sandıktan çıkardığınızda,
Bir de bakıyorsunuz ki,
Tedavülden kalkmış...

 


Erel BLEDA

25.1.13

pörl cem

çok uzun zamandan beri dinlemiyordum.. vay be . günün şarkısı olsun.

21.1.13

peki sonra?

soğuk. buz gibi olmaya başladı ev yine. bir gün dönüp özlerim belki bunu da(!) soğuk değil tabii ki özlenecek olan. sıcak şeyler içmek, sıcak ortamlarda bulunmak iyidir. 25 derece ideal sıcaklığım , bir başkasınınkini bilmem.
bildiğim bir başka şey de, ne boş yaşamlar var, nasıl da harcanıyor, değeri anlaşılmıyor. beri yandan nasıl da beklenmedik bir zamanda alt üst olabiliyor bazı yaşamlar da. bir türlü ayarını tutturamıyor insanoğlu. belki de insanların çoğu- ki ben de dahil- farkına varamıyor "an"ı yaşamanın kıymetinin. kaptırmışlar bir şeylerin koşuşturmacasına, kim ne der'cilik yapmaya başlamışlar, içinden geldiği için değil de öylesine bir yaşam. oysa görüyorum, duyuyorum, yürüyebiliyorum, para kazanıyorum, seviyor seviliyorum, şarkı söyleyip kahkaha atabiliyorum.. e peki sonra? sonrası yok işte bir amaç yok, yarını düşünerek bir yere varılmıyor.
daha ufacık bir çocuk, 5 yaşında, gözümün önünde içine kapanık bir halde, sorarım niye? annesi lenf kanseriymiş, günleri sayılı...
2 aylık bir bebek, bir de abisi var 3 yaşında. annesi daha bebeğine hamileyken farketmediği bir şekilde kansere yakalanıyor. tüm organlara yayılmış. bebeklerini bırakıp gitti.. yaşamı o kadardı.
ve bir sürü bir sürü örnekler.. şiddet gören, tacize uğarayan çocuklar..kimisi koyup gitmek istemez, kimisi değerini bilmez. denge bir yerde dengesiz görünür gözüme. haksızlık gibi bir şey.
peki biz her şeye sahipken, niye?
bir gün ölürsem hepinizden önce, senden önce, ondan önce..işte geride kalanlara diyorum, nergiz severim. denizi de çok severim ondandır denizi olan şehirdeyim. ağlamaya gerek yok, benli anıyla birlikte bir tebessüm yeter. bi fikrim yok ama belki hissederim o zaman.

26.9.12

SİZİN HİÇ BABANIZ ÖLDÜ MÜ?
Sizin hiç babanız öldü mü?
Benim bir kere öldü kör oldum
Yıkadılar aldılar götürdüler
Babamdan ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç hamama gittiniz mi?
Ben gittim lambanın biri söndü
Gözümün biri söndü kör oldum
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak
Şöylelemesine maviydi kör oldum
Taşlara gelince hamam taşlarına
Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?


Cemal Süreyya



*tam da bugün

29.8.12

deyyus

" şiirler varıdı, sene yazdığım, biyocuk okuyuveseydin belkim bambaşka oluverirdi.
zaman akıpduruken biz ötelere berileri savrılıken.
ah ulen ah, aşk ne menemsin sen, deyyüsün önde gidiverenisin."

9.8.12

hayat kısa

yaşamı sevmek lazım. her şeye rağmen.

akşamüstü iş çıkışında tüm günün yorgunluğu üstümde olsa da gülümseyebiliyorum. karşıyaka'nın karmaşık sokaklarında büyümüşüm gibi, çok tanıdık ve bir o kadar bana yakın. samimi olduğundan mıdır, nedir bilmem. bir bir yaşlı teyzelerle konuşasım geliyor. 

işte yine bugün o sokaklardan geçerek evime gidiyorum. her ne kadar denize yakın sokaklarda daha kuvvetli olsa da hatrı sayılır bir serinlik var iç kısımlarda da. saçım rüzgarla inatlaşıp yüzümü boynumu öpmeye kalkıyor, ellerim dolu olduğu için teslim oluyorum rüzgara. yine o yaşlı amca, adı kim bilir ne? hep balkonda, çiçekler arasında ve hep el sallıyor geçenlere. özellikle bayanlara mı çözemedim. şirin bir de gülümsemesi var. ilk zamanlar anlam veremesem de bu duruma şimdi ben de el sallıyorum ona. ne kalmış ki hayatında? bizim hayatımızda? bir gülümseme daha kaptım.

köşeyi döndüm ve işte o zeytinyağlı dolma kokusu. kokular içinde bir de kedilerin sesleri. küçük bir çocuk babasına yalvarıyor yavru kedileri evlerinde beslemeleri konusunda. babası oralı değil, ama zarar gelmesin diye diğer kedileri kovalıyor. az sonra taş fırına gideceği belli, üzerinde alelade giydiği tişortu ve şortu, ki büyük ihtimalle atletle geziyor evde. ayağında plastik terlikler. saçlar biraz dağınık ve yağlı. bir de burda yaşlılar hep balkonda. bekliyorlar. hemen hemen her gün camiden sela duyuyorum, beklemekten yorulanlar için.

işte birinci kattaki yaşlı komşum da balkondan kedilere yiyecek atıyor, kendine kedilerden arkadaş ediniyor anlaşılan. 6-7 kedi üşüşüyor balkonun altına. bense anahtar sesiyle bozuyorum tüm akışı. neyse ki bir gülümseme daha kaptım.

ahh bir de o merdivenler olmasa..