CLICK HERE FOR BLOGGER TEMPLATES AND MYSPACE LAYOUTS »

10.12.10

i love izmir

ve kaç zaman oldu değil mi? günlük müsün nesin bilemdiğim amacı saçmalamacadan ibaret bilog!
insaf yani, kendine gelmedin mi hala????

30.8.10

yani şimdi insan bi kere kendisine dürüst mü, onu sorgulamalı bazı noktalarda.

öper beni annem yanaklarımdan,
güzel bir rüyada, sanki sevdiklerim
hayattalarken hala...

25.8.10

Yıldızları süpürürsün, farkında olmadan,
Güneş kucağındadır, bilemezsin.
Bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür,
Ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın.
Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun, anlamazsın.
Uçar gider, koşsan da tutamazsın.

W.Shakespeare


her zamanki sakin haliyle yolculuğa hazırdı. yolculukları da hep sevmişti zaten. farklı insanları incelemek için bir fırsattı. yine bir gün yolculuğu sırasında yanına oturan kişiyi farkedip az daha kenara çekilmişti. ama yüzünü dönmedi bile, biraz aklı karışıktı. derken telefonla konuştuğunu fark etti ve o sırada kendi telefonu da çaldı. aynı anda telefonla konuşuyorlardı. olabilirdi. ilk kapatan diğeriydi. o da kapattı sonra ve hafifçe diğerine baktı. kıyafetleri de aynı renkti baştan aşağı. tatlı bir koku sardı etrafı sanki. raslantı işte. durağa geldi otobüs ve o indi. diğerinin ona baktığını görmedi bile. görmesindi.

19.8.10

mazeretim var, asabiyim ben

şuursuzum sor bi niye? al sana 10 madde.

1- ayağımın altında siğil var, kriyoterapi yapıldı, canım acıdı. geçmesi için 20 günde bir tekrarlanması gerekirken ben 20 güne kalmadan buradan ayrılacağım. anlamsız bi tedavi başlangıcı ve sonu oldu. kocaman bir alkış bana.

2-nefes almada bir takım sorunlarım var, dolayısıyla ameliyat olma ihtimalim var. zaten bunca zamandır yaşamışım burnumla, neden yaşayamayım diyorum ama bi yanım da hellet şu işi gitmeden diyor. sanki izmir'de doktor yok. kocaman bir alkış burnuma.

3-son bir kaç yılın ağustos aylarını göz önüne aldığımda ne dingil bi dönem olduğunu farkettim. tercih olayları beni geriyor. ösym'den hazzetmiyorum. onun kafası daha çok karışık. neden yurdum öğretmenini sınıflandırıyorsun! beni neden yoruyosun! küfürler alıyosun o kadar çok, yazık değil mi. oynamıyorum ben diyip kaçasım gelmiyor değil. çünkü ben izmiri çok seviyorum. kocaman alkışlar izmir için. (yarın bi gün bana doğu görevi deyip yine bişiler çıkarıcaksın biliyorum, ama neylersin şuursuzum)

4-bir de destekli yerlerde dayısı olan insanlar kimler, nasıl sorular çalınıyor nasıl da tam yapılıyor o sorular, ya da hepsi de çok çalıştı hak etti.. o değil de asıl söylemek istediğim; beni de tanıştısanıza bu dayılarınızla, yenge de olur farketmez yani.

5-ülkenin hali bi tuhaf. çok mu zor algılamak birşeyleri? tabii ki HAYIR. alkışlarımı 12 eylülden sonraya erteliyorum.
6- evlenen nişanlanan herkese kocaman alkış, "yolunu çiziyor insanlar sen daha armudun sapı üzümün çöpü de." işte bu mantığı güden teyzelerime kocaman bi "töbe estafurulla."

7-bu kadar çok çaba niçin diyorum. oysa hayatı umursamayan ne de çok insan var a dostlar. onlara imreniyorum. kale almamak hiç bir seyi... midem ağrıyor bu yüzden. hepimiz için hayırlısı olsun diyorum en kestirme, çünkü yapabileceğim en iyi dilek bu oluyor. ne ekersen onu biçersin mantığı da fena değil aslında, eved. umursamaz olamayanlara kocaman bir alkış.

8-kullanılmayan bir ev = can sıkıntısına yol açan ev
tatile mi geldim ev işlerine mi belli değil, zaten sıcaklarda birşey yapamıyorum ama yaptırmıyorum da. sonra da keyfim kaçıyor yine. bu sefer de tembelliğe kocaman bir alkış o halde.

9-sıcakta, sabahın köründe kalkıp işe güce gidip bir de oruç tutabilen bünyeleri unutmamalıyım. alkış onlara da. hakketten büyük bir irade yahu. uyuyarak zamanı geçirenler için de bi kıyak yapar belki yukardaki.
10-bu madde de diğerlerinin alkışlara layık gördüğü şeyler için boş olsun. bencillik yapmıyım.

11.8.10

olmuyor be anne...
nereye dönsem bilemedim.
kendim yetmez oldum kendime.
uzaklara çok uzaklara gitsem geçer mi ki yaralar?
küçük kız çocuğudur büyütemediğim
ondandır bu hallerim

hiç geçmeyecek bilirim

cevap bari alabilsem
dokunmayı, görmeyi geçtim

ahh be anne

9.8.10

ben akrabalarımı çok severim, kendince renkleri var. saygı da duyarım. her birisiyle ayrı anı. ama işte küçükken daha keyifliymiş sanki herşey.her hafta görüşmeler, sık sık yapılan piknikler, yılbaşında tombalalar, ev ziyaretleri, bayramlar, düğünler, şen kahkahalar... peki değişen ne ki? onlar hep vardı, ben hep vardım. ee o zaman sorun ne?
kafam almıyor işte, yaşlı huysuz kadınlar gibi oluyorum o vakitlerde. ne birinci derece akrabamı ne de uzak olanı, hiçbirini görmek istemediğim oluyor. bir zaman sonra görmek istiyorum görüşünce de daralıyorum.
bilemedim. onlar hep aynı zaman farklı ondan mı acaba..
kendilerini bayramda seyranda görmek en hayırlısı olsa gerek.

zaten havalar da sıcak. sıkılıverdim bi an, hepsi bu.

28.7.10

evlilik mevsimi

photograph, by deivionic


her sene oluyor tamam da bu sene daha bi yogun geldi bana. ne cok arkadasım yaşıtım kuzenim..kısacası tanıdıklarım evlenir oldu. meğerse yanıbaşımda olan, evliliğin kıyısında ne çok insan varmış. hepsi de mutlu olsunlar tabi.

lakin ne zor bir o kadar meşakatli, sıkıcı ve daraltıcı bi dönemmiş. bizzat ben evleniyormuş gibi yaşadım kuzenimle birlikte. güzel kısmı sevdicekle ciddi bi adım atmak vs de, ama zor. geleneksellik mi nedir, ince eleyip sık dokuyoruz. bohça getirmeler, çiçekler, şekerler..kim kime ne almış, neden onu almamış, bunu almış, yakışır mı hiç, düşüncesizmiş, tam da yerinde davranmış, aferin ona, ayıp etti valla.. bi sürü bunun gibi cümlecikler. ya bizim egeyle alakalı ya da tüm türkiye böyle. ne dedikoducuymuş herkes. ama şöyle uzaktan bakınca tamam güzel, de yazık değil mi o çifte? söyleyin bana. ya da herkes böyle değil bana böyleleri denk geldi. illa bir gerilmece olcak.

sonracığıma sıcakta kravat takmalar, abiyeler, makyajlar.. yapılan once masraflar? ee adamlar pijamayla çıkacak değiller elbet ama çok da geriliyor insanlar. yazık valla damat adayına acıdım en son. nasıl iki büklüm oturdu öyle, allam bi de tuzlu kahve verseydi gelin çocuğun sıkıntısı hepten içine patlayacaktı:)) kiii daha işin balındalar. daha bu isteme olayı. nişan olayından sonra araya uzun bi zaman dilimi girdi mi, eyvah eyvah. bayram girecek, dünürler aranmalı, hediyeler bişiler..ee arada yine hal hatır sormalar, ailelerin yemeğe gitmeleri, ziyaretleri, kaynaşmaları...tripler olmasın ama hep oluyo , hep.

hadi bunları atlattınız şimdi sıra düğünde. ne zaman olsun düğün? ev döşensin, neler alınsın, nerden alınsın, bütçeyi nasıl ayar etmeli? bi sürü akıl bi sürü fikir. gelinlik? damatlık? allah akıl fikir vermiş damatla geline bir dur bakalım di mi. kim ki onlar.

geldik düğün gününe, bütün sülale yetmezmiş gibi bir de eşinin sülalesini öpmek, çok zor sahi. öpmeyin beni terli terli makyajımı bozuyosunuz mu demeli napmalı :D

algıların zayıflayıp sağdan soldan insanların dediklerini duymamak da cabası. akabinde çıkan dedikodular. "gördün mü hemen tavrını koydu damat/gelin", "aa bak bak ilk önce babanın elini öpcekti gitti annesinden başladı." yazıktır günahtır gencecik evlenmeye kalkmışlar zaten bırak da hata yapmaya (hata da denirse tabi) hakkı olsun. gerçi gençlikle de ilgisi yok sanırım o an ki heyecan :) işte dedigim sevmedigim kısım da bu geleneksellik, aşırı kuralcılık. bırak akışına. rahat olsun insanlar.

değineceğim bir başka şey de düğün esnasında olanlar, bi kere oyun oynadıkları alan çok ter kokuyor. çoluk çocuk ortada. çocukları almayın düğüne, ya da onlar için bi alan ayar edin, başlarında bi insan olsun onlar da orda eğlensin falan. yazık oluyor ortalık yerde onlara. davetiyede belirteceksin velet istemiyoruz kardeşim diye. sayılı insan gelsin. (aa olur mu ayıp)

bir de o çalgıcı adam var ya, oy oy dj'ler halt etmiş. oy farfara çalarken birden sexy lady çalıyor, sonra düğünlerin olmazsa olmazı çile bülbülüm. "aa olmadı bi daha, çileeeeeeeğğğğğeeeaaaahhh!" -ortalık iyice ter kokuyor bu arada tabi- ardından egenin zeybek olayı. artistik mi oluyor nedir tek tek istekler. yapma etme bey amca hem de çiftetelli için. ta ta ta tam en sonunda harmandalı... ve herkes kendi teriyle yıkanmış buluyo kendini. o la la! böyle kol altındaki halkalar falan çok doğal ortam. samimi daha nolsun. dağılırken de haydi öpüşelim, yani ayıp kaçmasın, ohhh mis mis, ten uyumu budur.

sonracığıma yemekliyse iş yine zor insanlar yemek mi yiyecek dans olayına eşlik mi edecek? gerçi iş köfte olunca başka oluyor, evde yapılan gibi olmuyor ki o, yaşasın mevlüt köfteleri! :) gerçi bir de çok şatafatlı olanlar var şimdi böle kanepeler aperatifler mezeler.. içeçekler... hımm mideye yarıyor bu yemekli törenler. yoksa gelin damat bahane:)) ee ne demiştik folklorik olaylar da yakışmıyor bu tarz olanlarda. bi kafa karışıklığı oluyor. herkes kraliyet soyundan geliyormuş gibi burnu havadayken birden bire hepsi özüne dönüyor. ardından aalleeaah diyerek pistte göbek atmacalar, gerdan kırmalar.. dengesini değiştiriyor insanın. bak ama bi tek biz türkler kaldırırız bunu o da ayrı. getir elin rus kızını hiç birine ayak uyduramaz. mümkün değil. haa ilgiyi çeker mi çeker o ayrı mevzu :) (böbürlendim mi yerdim mi bizi bilemedim)

tamam peki nikah olsun en güzeli, ama onda da çabucak bitiveriyor. kabul ediyor musunuz? evet. nikah bitti. takılarımızı alalım, buyrun nikah şekerleriniz. gerçi en mantıklısı gibi onca masrafa gerek yok hem. ayrıca ben yerim sevdicekle yapılacak masrafı :P

şimdiye kadar gördüklerimi harmanlıyorum da ortası olmuyor işte. anca masallarda en güzel törenler. yani şimdi bu konuyu paylaştığım için meraklısı gibi mi oldum. kesin bana da bulaştı bu kuralcılık gelenekselliği...o ne be.

çok uzatmışım be. incelemelere devam ediyorum bu olaylar devam ettikçe, bi kere de nikah şahidi olayım onu da anlatıcam. ordan nasıl görünüyor ortam :)
bu konu bitmez.

9.6.10

uyku


nasıl birşeydi öyle, uzun zamandır bu kadar ağladığımı anımsamıyorum. hıçkıra hıçkıra. dolu dolu akan gözyaşlarım. konuşmadım hiç, sadece ağladım. nasıl bu kadar gerçekçi oluyor bu rüyalar? hepsi rüyaydı ama uyandığımda yastığıma bakmadan edemedim. sahiden ağladım mı diye... rüyamda çoktan beri görmediğim birisini arıyordum. çocukluğuma gitmişim yürüyorum oturduğumuz mahallemde, hızlanıyorum ilkokuluma koşuyorum. okulum çok değişmiş, eski binadan eser yok, yenilerini dikmişler. öğretmenler odasına giriyorum ama hiçbir öğretmeni tanımıyorum. hepsi konuşuyor, birşeyler söylüyorlar birbirlerine, kahkaha atıyorlar. beni farketmiyorlar bile. dışarıya çıkıyorum. derken aradığım kişiyi buluyorum. bir adım geri çekilip duvarın arkasından bakıyorum ona. o sırada akıyor gözyaşlarım. sonra gövdemi çıkarıyorum meydana. beni tanıyabilecek mi bunca değişimden sonra diye. bana bakıyor ve anında yüzünde bir tebessüm oluşuyor. beni unutması mümkün değil ki zaten. yanına yanaşamıyorum. sadece olduğum yerde ağlıyorum. yanıma geliyor şaşkın bi şekilde, nasıl buldun beni der gibi. nerelerdesin der gibi, o kadar soru var ki yüzünde..ama hiç birsey sormuyor. sadece sarılıyor. o zaman ben daha da çok ağlıyorum. hıçkırmaya başlıyorum. ne de çok severdim, bak geldim buldum seni. bunca zamandır neden görüşemedik ki. kimbilir neler neler yaşadın. iç sesim konuşuyor o noktada. ağlamaktan konuşamıyorum ki. kilo almışsın bir kaç iz bırakmış yüzünde yıllar. gülümsüyorsun ve sadece sarılıyorsun bana. çok acayipti gerçekten. hiç konuşmadan geçen ve ağlak bir rüya.

5.6.10

bir şey

insan bir zaman hep çocuk kalacakmış hissedermiş. daha sonra da hep genç kalacakmış gibi. bir önceki dönem özlenirmiş meğerse sürekli. yaşanılan an unutulur. bense en güzel dönemdeyim. en güzel yerde. en çok yaşamak istediğim şehrin en sevdiğim denizinin ucunda. en güzeli..bu günü, bu zamanı unutmayacağım, kesin. çok şey istemiyorum hayattan. mutluluk yetiyor bana.

14.4.10

everybody's gotta learn sometime


bu ne şimdi? bir kere yaşımın insanı olmayı beceremeyeceğim sanırım. ya da yaşım neler yapmamı / yapmamamı gerektirir ki? nasıl bi cümle kurdum ben iki saniye önce. yaşın hareketi mi olur şimdi? hmm. yani yetişkin insanlar için diyorum. sanırım hissetmekle ilgili herşey. otobüs durağında sürekli yaşlı teyzelerle karşılaşıyorum ve sıklıkla beni seçip konuşmaya başlıyorlar. çekici buluyorlar beni kesin. tamam sevimli bi insanım kabul ediyorum ama her dakka size cevap veremem ki. otobüsümü kaçırıcam sonra. konuyu dağıtmadan devam ediyorum. işte bu yaşlı teyzelerin ruhu öyle bir genç oluyor ki. "geçenlerde bayan arkadaşlarımla çıkmıştık, şunlar şunlar oldu.."diye başlayan cümleler. senin benim özel zamanlarda ya da seyrek kullandığımız cesaretli renkleri içeren makyajları.. ne de güzel bakımlısın kız sen öyle diyesim geliyor. ve işte ne diyecektim yine konu saptı, demek ki yaşına göre insan olunmuyor efendim, olsa olsa yerine göre olunuyor.

evet ben de tipik bir çalışan insan olma yolunda ilerlerken arada nefes alıyorum, herşey şurda bitiyor aslında. (tam da işaret ettiğim yere dikkat) a-o..


-would you erase me?

+i'm fine without you.




evime gelmişim huzurla. dünden yaptığım yemeklerden yemişim gosşip görl izleyerek. sonra bir film..filmle alakası yok ama ağlayıvermek gerekli bi hareket değildi sanki :) bir gün öğreniriz nasılsa. napalım. yaşımız daha genç, pardon ruhumuz.

5.4.10


kendimden sıkıldım, sadece bugün. öğrenci olmak istiyorum. öğlene kadar uyuyayım istiyorum. göbeğimi kaşıyıp uzanmak istiyorum boylu boyunca. klasik laftır gerçi ama düşünsene; uzanmışsın koltuğa, elinde kumanda..zaping zaping.. göbek de eğlenceli. sonra yine sıkıl tabi. açıkcası hastalığım geçşin, yine renkleneyim istiyorum, hepsi bu.

4.4.10

senden habersiz

saçlarım değmiş yüzüne,
gün içinde
geldin yanıma kaç kere
mutfaktayım
arkamda sen
açıyorum gözlerimi, işte geçti
banyodayım
aynada sen
suyla akıp gidiyor, ve bitti
yataktayım
yanıbaşımda sen
rüya olup geçiyor, ben gibi
senden habersiz
olup bitiyoruz sanma ki sebepsiz

20.3.10

gün güneşli, insanlar neşeli

şimdi efendim ben deniz, hasta olmakla birlikte haftasonu bu güzel izmir havasında evde olmanın müthiş keyfini sürüyorum. yani hastalık kısmı olmasa daha bi tadından yenmicek ama. napalım kısmet. kaç haftalardır evde duramıyordum iş ev seminer bık bık derken bi gün bile bana kalmıyordu. derken bu hafta derin bi oh çektim. defter almalıyım. dijitallik sıkıyor beni bazen aklıma geliverince yazmalıyım karalamalıyım falan.

18.3.10

ve zaman kaç oldu
kalemi kenara koydum,
bir sevdiğimi unuttum
yüzün yüzümü görmez oldu
bir sevgilimi unuttum
bana güvenmez oldun
unuttum işte
bir türlü
unutmayı unutamadım

aslında,
adına şiir koyduklarımı yazıp
şiir yazdığımı sanırdım.
asıl
olanın ben olduğunu unutup
seni yaşar, ağlardım.

7.3.10

niçin


sordu bugün bana
niçin diye
gülümsedim ve
bilmem.. sevdiğim için herhalde
dedim.
basit sorular
ve cevaplardan ibarettik
ben ve içimdeki
uyumlu bir çifttik

4.3.10

bü-yü-mek hiç bitmiyor


anladım ki öğrenciyken zamanı önemsemiyormuşuz. yavaş yavaş düzene mi giriyorum nedir? noluyor sana denizzz!?? insan yaşamadan anlamazmış. (fiyuu çok geçirdim gördüm)
fütursuzca geçen zaman, hiç bitmeyecek sandığım üniversitedeki birinci yılımın üstünden geçen onca zaman. bir diğer yandan okulum ve ev arası 5 dakikayken geç kalan ben. en büyük problemim tam saatinde bir yerlere yetişememekken, şimdi ise otobüse yetişme çabam. hele bir de büyük büyük insanlarla olan muhabbetimin seviyesi. off en zoru da buymuş aslında. ben "ben gibi" değilim sanki. orada ciddi bir insan olmak zorunda, söyleyeceklerini yavaş yavaş ve en basit haliyle söylemesi gereken bir ben. sürekli gülümseyen ben kendimi tutamıyorum arada.. puhhaa diye kahkaha atasım geliyor suratlarının ortasına, yanaklarımı ısırıyorum. ya da tam tersi, çok gereksiz bir duruma karşılık söylenmesi gereken birsey varsa kendimi tutuyorum. yenisin, acemisin, çeneni kapa diyorum. söyleyeceklerimi geri dönüşü olmaksızın sarfediverme korkusu var. aslında tüm bunları yapamayan safsalak bi insan da değilim ama kendimi tam yerleştiremiyorum bulunduğum yere. arada kalmışlık hissi var hala daha. 15 veya 35 yasında olsam bu his olmıcak sanki. en genç, en deneyimsiz, en yeni olmak beni geriyor belki de kimbilir. aslında heyif de alıyorum bu konumdan. (amaaaan deniz ne dediğini bilmiyorsun sen yine. otur yerine.kafan hep karışık senin.) insanın canı ya tatlı ister ya tuzlu her ikisinden isteyen ise benim. hayat da bana böyle lezzetli geliyor. doğum günü arifesinde arada kalmışlık hissi ağır bastı.

23-01-2010

21.2.10

çok şey yazasım var, ama yazamıyorum bir türlü. kopuk kopuk oluyor. anlamsızlaşıyor gibi. yazmayınca da kaçıp gidiyor aklımdan. bazen umutsuz oluyorum işte. ya herşey istediğim gibi gitmezse..yani ben bir gün gülümseyemezsem? kaybedersem bunu. korkuyorum gelecekten, bi o kadar da merak ediyorum. kaybediyoruz kazandıklarımızın yanısıra ve zaman geçip gidiyor. ne yaparsak kendimize, biz yapıyoruz işte.

12.2.10

sevgi

Biz zaten hiçbir romanda
Kendi hayatımıza rastlamadık.
Bütün şarkılar bizi yanlış anlatmıştı.
Ve bitin bulmacalar yarım bırakılmıştı.
Tenha sokaklarda üşüyüp durdu sırtımız.

Oysa, tuttuğumuz balıkları bile
Yeniden denize bağışlamıştık.

Biz, hayata dair
Hiçbir yanlış yapmamıştık...
Neylersin...

Yusuf Hayaloğlu



sevgi ve aşk arasında fark var tamam. ahmet altan dedi ki (az önce eski bi programa takıldım da ordaki konusmasında söyledi), aşkta şiddet vardır. hey allam olur mu öyle şey, şiddetini yerim senin. aklıma hiç iyi şeyler gelmiyor. şiddet kelimesi aşka yakışmıyor. aşkın tarifini sahiden yapamıyorum ben. ilahi aşk, şu aşk bu aşk değil de basit en ilkel zamanlardan beri olan aşktan bahsediyorum. bir kadın bir erkek arasındakinden..insan ne hisseder, nolur, ne biter kafam basmıyor. azcık odunum ben anlıyacagın. neylersin.

22.1.10


karamsar oluyoruz ya hani zaman zaman, insan olmaktan geçiyor tüm bu hisler, tamam biliyorum. üzülüyorum ama işte.

17.1.10

electropolis

don't lose your light.


11.1.10

yeni

adını yazık koydum o gece, biraz alkolün etkisiyle belki de su üstüne çıkan duygulardan ibaretti. yazık. yakıştı da sanki. neye benzediği belli değil; gergedan desem değil, davşan desem değil.. mitolocik birşey bu. normal şeyler çıkmaz ki zaten bana..:D renkleri güzel ama. yeniyıl hediyem yazık.

sonra bir de birlikte dolaştık, az çevre edinsin zavallıcık. bilmediği şehri keşfetsin, koklasın istedim. vapur ona kocaman geldi, sokaktaki robotlaşmış insanlar üzerine çıkacakmış gibiydi. farketmediler. sonra yemek teklif ettim, sevindi gariban. gazi kadınlar sokağı manzaralı yanından kırçiçeği masası kapattım ona. bir de manisa kebabı istedim onun için. sevincinden birsey yiyemedi ki. ben yedim onun hakkını da, acıkmıştım zaten çok. sahiden canlanırverse, küçükken ben hep bu minik oyuncakların gerçek olup benle konuşmasını isterdim. büyüdüm onlar hiç değişmedi. ben istemez oldum artık böyle birşey.
işte boş yazının boş cümlesi, tam bana göresin Yazık.

9.1.10

"balıklar ölmüş. toprağa gömdüm onları."

geldi ve konuşmaya başladı, bakamıyordu gözlerime. kesik kesik ve eksik gibi konuşurken;

"saçlarım değmiş yüzüne senden habersiz. uzaklardan. rüzgarda savrulan saçlarım. kutuya kaldırılanlar... serin saçlar, yumuşak ten. bütün. ve serinlik geçti.


herşey bildiğin gibi. değişmek zormuş, bense hep aynı."

baktım öylece. diyemedim bir şey.

3.1.10

hiç konuşmadan anlaşabilir miyiz?


hiç konuşmadan anlaşabilir miyiz? dedi kız. oğlan da yansımadan kızın dudaklarına bakıyordu. gülümsedi.

böyle bir soruya karşılık "çok zor" cevabını verirdim ben olsam. ama kişinin oldurmaya niyeti varsa, oluyor baksanıza. gerçi film. ben sevdim bu filmi, farklı olmuş. tebessüm bırakıyor insanda. aşkın dili mili yok işte. anladın mı, artizlenme artık.


haa bi de sinemaya yalnız gitmek de ayrı bir keyif, hem de yerini bile bilmedigin bir sinemaysa bu.